Yankı

Hayatımız, sesimizin yankılandığı bir mağaraya benzer. Ona nasıl seslenirsen, sana aynı şekilde karşılık verir. Nasıl görmek istersen, sana o şekilde görünür.

RÜMEYSA OĞUZ

Kavurucu sıcağın tüm hücrelerimizde hissedildiği bir temmuz sabahı. Daha kuşluk vaktinden belli olmuş günün ne denli yakıcı olacağı. Gözümü açtığımda terden sırılsıklam olmuş bedenime ve ıslanmış yastığıma bakıp öfkeyle doğruluyorum yataktan. Anlaşılan o ki bu havada daha fazla uyumak mümkün değil. Tam da izin günümde rahat bir uyku çekme hevesi ile kaygısızca dolanmışım tüm gece ayakta. Ama “Ancak 4 saat uyuyabilmişim” diye söylenerek temizliğe girişiyorum. Halbuki böyle hayal etmemiştim hiç. Yoğun bir ayın ardından, işleri kolaylamanın verdiği huzurla öğleye dek uyuyacak, sonra da güzel bir kahvaltı edip tüm günü miskinlik ederek geçirecektim.

Planımın ilk aşamasını bile gerçekleştirememiş olmama sebep sıcağa söylenerek ve “Madem uyuyamadım, öyleyse iş yapayım” diyerek önce makinaya çamaşır atıyorum. Deterjan dolabını açmamla hayal kırıklığım bir kat daha artıyor. Deterjan kalmamış! Son kahveyi dün gece içmişim ve evde ekmek de yok. İnsanın bir işi rast gitmezse hepsi ardı ardına gelir ya, bugün benim ters günüm kesin. Yoksa deterjanın bitmesinin hırsıyla banyonun kapısını çekerken elimin kapıya sıkışmasının başkaca ne açıklaması olabilir ki? Bari ekmek ve kahve alıp günün kalanını kurtarayım diye telaşla çıkıyorum evden. Tam kapıyı çektiğimde geliyor aklım başıma. Anahtar, salon masasının üzerinde kaldı.

Yazının devamı; Semerkand Aile Dergisi TEMMUZ 2019 sayısında.