İyilikler Dünyayı Döndürür

Kendileri ihtiyaç içinde oldukları halde son kuruşlarını bir dilenciye veren Hz. Ali (r.a) ve eşi Hz. Fatıma’nın (r.a) derecesine ulaşabilir miydim acaba? Çünkü Allah (c.c) onların davranışlarından çok memnun olmuştu ve verdiklerinin daha fazlasıyla onları ödüllendirmişti.

MARYAM TER VALKENHEUL

İslam’a dönüş yapmadan önce de gönüllü olarak vermenin ne manaya geldiğini biliyor, sadaka veriyordum. O zamanlar Hollanda’da, çoğu kez bir vakıf kuruluşunun hesabına para transfer ediyordum. Ama bu belirli bir kişiyle ilgisi olmayan bir şeydi, yani gönderdiğim paranın verildiği ihtiyaç sahibi kişileri bilmiyordum ve onlarla hiç tanışmamıştım.

1987’de henüz yeni Müslüman olmuştum, banka hesabımda da oldukça yüksek meblağda para vardı. Daha sonra bana bu boşta duran paranın %2.5’ini yani zekatını vermem gerektiği söylendi. Bunu öğrenmek benim için bir şok oldu çünkü bu parayı kendim ve ailem için harcamanın detaylı bir planını yapmıştım. Avrupa’da herkesin kendi parasını kendisinin kazanması gerektiği fikriyle büyürsün. Böylelikle kimseye bağımlı değilsindir. Bana aşılanan şey “Senin paran senindir’’ prensibiydi. Dolayısıyla benim anlayışım da şöyleydi “Bu parayı ben kendi emeğimle kazandım ve onunla ne yapacağıma, neye ne kadar harcayacağıma ben karar verebilirim.”

O zamanlar, Osman Nuri Topbaş tarafından yazılan “İslam: Spirit and Form” (İslam: Ruh ve Şekil) isimli kitabı okuyordum. Beni gerçekten etkileyen şu prensibi öğrendim: “Toplumdaki herkes, fakir olsun zengin olsun Cenab-ı Allah’ın (c.c) plan ve hikmetinin bir parçası olarak maddi ve manevi yönden birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Ve aslında her şey, kişisel mülklerimiz de dahil Allah’a (c.c) aittir ve insan eşyaya sadece mecazi olarak sahiptir, gerçekte değildir…”

Bu prensip benim kolayca kabul edebileceğim bir şey değildi. Tabii ki zekatımı verdim ama o zamanlar gerçekten içimden gelerek vermedim. Estağfirullah…

Yazının devamı; Semerkand Aile Dergisi TEMMUZ 2019 sayısında.