Hayırla Geldiniz

Gözlerim ağır ağır kapandı, karanlığa düşmüş de bir gayya kuyusunda fener arıyordum sanki. Etraf zifiri karanlık, sanırım en hızlı ben koştum diye sona en çabuk ben yaklaştım. İşte, bu son kapı, buranın adı “ölüm” olmalı…

RÜMEYSA OĞUZ

Bazılarının ömürleri düşünmek, anlamak, daha önemlisi idrak edip yaşamaktan olmadır. Benimkisi hiç öyle olmadı. Doğduğum gün koşmaya başladım desem mübalağa etmiş olmam. Bir kör, sağır, dilsiz gibi sağımda ve solumda; önümde ve arkamda olan hiçbir şeyi görmeden, duymadan, anlamadan ve anlatmadan koştum, koşturdum durmadan. Uzun bir yoldu önümdeki. Sonunda bir hedef vardı hepimiz için. Ben bu yola tüm insanlıkla beraber çıktım. Ama birçokları tabelaları, işaret levhalarını dikkate alırken ben sadece tek bir gaye ile koştum; herkesi, benden olan, bölündüğüm ve benden bölünen tüm insanlığı geçmek. Yolun sonuna vardığım bu yerden yazıyorum bunları, sona ulaşmaya muvaffak oldum fakat ne yazık ki muzaffer olamadım. Çünkü hedefi unuttum. Aklımda tek bir şey vardı tüm o durmak, yorulmak bilmediğim maraton esnasında; herkesi geçmek, tüm insanlığı geride bırakıp birinci olmak. Hayır, hedefe varmak da değildi amacım, hedefi çoktan unutmuştum. Unutmasam eğer yolda giderken işaretlere dikkat ederdim muhakkak. Ben başarısız, kaybeden bir birinciydim. Ne yazık!

Doğduğum gün babam yanıma yaklaşıp kulağıma fısıldamıştı hedefimi. İki kulağıma birden hem de. Başlarda aklıma geliyordu sözleri. Sonra yola baktım uzun uzun. “Bu yol” dedim, “Uçsuz ve bucaksız görünüyor. Bir hayli de kalabalık. Herkes gibi dura düşüne gidersem hedefe varamam. En iyisi yolumu kendim çizeyim, bu yoldaki rehberi görmezden geleyim.”

İlk o gün başladım koşmaya. Yolumu hayalimde baştan çizdim. Yonttum. Bana ağır gelen, nefsimin zoruna giden, durup düşünmemi gerektiren kimi zorlukları bir güzel rendeledim. Şimdi uçsuz bucaksız, engebesiz bir yol duruyordu önümde.

Yazının devamı; Semerkand Aile Dergisi MART 2019 sayısında.