Dil Yarası

Oysa kendime kızmıştım. Kendime olan öfkemden, hatamı dile getirmeye aciz olan nefsimden, kendi içimdeki kat kat kapılardan kurtulamamış, her bir kapıyı Mahmut’un yüreğine vura vura onu dış kapıya kadar getirip son kapıyı sırtına geçirivermiştim!

RÜMEYSA OĞUZ

“Gidişin olsun da dönüşün kalsın” diye söylene söylene kapattım çelik kapıyı, henüz ayakkabılarını ayağına geçirmesini dahi beklemeden. Yine de hırsımı alamayıp uzun koridorda bir ileri bir geri dolanmaya başladım. Millet gününü gün ediyor, bizimki de şans olacak. Adam değil bostan korkuluğu sanki! Akşama kadar dolanıyormuş da bulduğu işi seçmeden çalışıyormuş. Peh! Evlendik evleneli el elde baş başta. Babamın evi öyle miydi halbuki? Bir giydiğimi giyer miydim bir daha? “Onu yemem” dediğim vakit annem kalkıp da başka bir yemek koyuverirdi önüme saati dolmadan. Ama gençlik işte, gençlik!

Halam dediydi “Kızım bu adam sana göre değil” diye. “Halayı değil de babayı dinleyelim” dedim. Hata etmişim. Babamın yanında sıva yapardı Mahmut. Babam, duvar ustası. Bir gün gelip de “Kızım kimi kimsesi yok, abdestli namazlı, Allah’tan korkar, taşı sıksa suyunu çıkarır, aç açıkta komaz seni” deyince… Demeseydi keşke. Haydi o dedi, ben dinlemeseydim! Ne oldu peki? Ne olacak; her şeyin makinesi çıktı, ustaların yerini sanayi alınca babamın işler gitgide azaldı. Haliyle Mahmut’un da… Evliliğimizin ilk birkaç yılı gayet güzel geçindik. Rabbim bir kız, bir erkek evlat da nasip etti, şükür. Şükür ya, sonra fabrikalar ustaların işini yapar oldu. Babam Bağkur’dan emekli olup köşesine çekildi. Çekildi ama Mahmut çekilemez ki! Evde iki çocuk var. Ev bizim tamam da bunun yakıtı var, elektriği suyu var, yemesi içmesi var. 

Yazının devamı; Semerkand Aile Dergisi ARALIK 2018 sayısında.