Büyümek Delilikmiş

“Sen gelmeden her akşam başka bir evim, başka bir çocuğum vardı” dedi. “Sen benim hayallerimi çaldın, sen gelince hayal kurmayı bıraktım” dedi.

RÜMEYSA OĞUZ

Konuşalım mı? Ne konuşalım? Hayır resim çizmek de istemiyorum. Buraya çizeceğim hiçbir resim yokluğumu tarif etmeye yetmiyor. Hem zaten yokluk resmedilebilir mi? Bir oyuncağı, bir evi, bir arabayı tarif edebilir insan. Güzel bir bebeğim vardı mesela. Kafası keldi. Bir karışım kadar gelirdi ancak boyu. Kırmızı yanakları, pembe tulumu olan ağzı emzikli bir bebek. İşte o bebek, benim tüm bebeklerimi çaldı. Hangi bebekler mi? Dedim ya size, yok olan bir şeyi tarif etmem mümkün değil. Size ancak; odamda, yatağımın üzerinde bıraktığım; plastik, şeker gibi kokan bebeğimi tarif edebilirim. Yatağımın üzerinde, ona dayadığım yastığın dibinde öylece duruyor.

Ötekiler mi nerede? Ah bir bilsem neredeler! Yoklar, diyorum ya; çaldılar. Bu hırsızlığı da muhakkak odamdaki plastik bebek yaptı. O gelmeden önce her gün evlerimden birinde, birbirinden güzel bebeklerimle oynardım. Çeşit çeşit giysiler giydirirdim onlara. Siyah, upuzun saçları olan bir bebeğim vardı mesela. Annemin elbiselik kumaşlarından giysiler giyerdi her akşam. Sarı saçlı olanla anlaşamazdı pek. Birbirleriyle didişmelerini çekemeyecek kadar dolu olursa başım, sarı saçlıyı öteki evime götürürdüm hemen. Hastalandıklarında ilaçlarını aksatmaz, başlarından ayrılmazdım. Kırmızı arabamla evlerimin arasında mekik dokur, sabaha duruşmam olsa ya da ameliyatım; hatta dersim dahi olsa günün ilk ışıklarında, onları asla ihmal etmezdim.

Mesleğim mi ne? Ne saçma bir soru bu. Söyledim ya; bazen doktor, bazen hakim, bazen öğretmen… Temizliğe gittiğim yahut polislik yaptığım dönemler de oldu. Esasında her evim, işlerimden birine göre dizayn edilmişti.

Yazının devamı; Semerkand Aile Dergisi EYLÜL 2018 sayısında.