Osmanlı’da Aşure Geleneği

Osmanlı sarayında aşure, insanları sadece doyuran bir yemek olarak değil ferdi ve sosyal yönleri ile devlet-halk ilişkisini sağlamlaştıran önemli bir günün yemeği veya tatlısı haline gelmiştir. Böylece saray, geçmişten tevarüs ettiği halkı doyurma görevini “baba devlet” yapısına uygun olarak görkemli bir şekilde yerine getirmiş ve bu konuda halka öncülük etmiştir.

Osmanlı’da Aşure Geleneği
HURİYE KARNAP 

Hz. Peygamberimizin (s.a.v) Muharrem ayının 10. gününe yönelik hadisleri, o günün, gerek Osmanlı sarayında gerekse halk nezdinde “aşure tatlısı” (çorbası) yapılıp ikram edilerek manevi bir bayram havası içerisinde geçmesine zemin hazırlamıştır. Aşure, başlangıçta Muharrem ayının 10. gününe özgü bir tatlı olarak pişirilse de zamanla önemli gün ve gecelerin tatlısı haline geldi. Aşure günü ile ilgili sarayda yapılan merasimler Osmanlı sarayının özgün bir yönünü oluşturmakla birlikte halkı birbiriyle ve sarayla kaynaştıran bir vesile de oldu aynı zamanda.

Sarayda Pişirilen Aşure

Sarayda yapılan baklava, helva, reçel, marmelat (rub) ve macun türünden çeşitli tatlılar gibi aşure de Osmanlı sarayında aşure günü dışında, şölen niteliğindeki yemeklerde veya sultanların vefatı sonrası “ber-mutad-ı kadim” üzere dağıtılmış bir tatlıdır.

Helvacıbaşı tarafından pişirilen saray aşuresi için evvela Kilar-ı Has’tan gerekli malzeme verilip birkaç gün önceden hazırlıklara başlanırdı. Sarayda pişirilen üç çeşit aşurenin tariflerinde; buğday, nohut, kuru fasulye, mısır, yeşil mercimek, az pişmiş pirinç, çiğ bulgur, ayva, elma, ceviz, çörek otu, badem (dolma fıstığı), fındık, fıstık, fesleğen, karabiber, karanfil, kuru incir, kuru kayısı, çekirdeksiz kuru üzüm, kuş üzümü, tarçın, çir (kaymak), zemzem suyu ve şerbet kullanılmıştır. Geleneksel aşure ise buğdaylı, baklagilli, şekerli ve bol kuru üzümlü bir tatlıdır. Bu temel tarif muhtemelen beş yüz yıl boyunca hiç değişmemiştir. Sarayda yapılan aşure ise doğal olarak en gözde olanıdır.

Topkapı Sarayı’nda pişirilen üç çeşit aşure törenler eşliğinde “mutad-ı kadim üzere kibar ve ricale ve ulemaya ve fukaraya…”

Yazının devamı; Semerkand Aile Dergisi Ekim 2017 sayısında.