Modern Mimari Ruhumuzu Zedeliyor

Komşuların günlük konuşmalarının, tartışmalarının incecik bir duvar ötesinde olması, birbirine yakın dairelerde mahremiyetin sadece sıkı sıkı kapalı tutulan perde ile elde edilebilmesi, dışarıdaki pisliğin ve sesin eve girmemesi için camların kapalı tutulmasına, içine kendimizi hapsettiğimiz, psikolojimizi bozan yaşam alanlarına kıstırılmamıza sebep oluyor.

AFRA ARSLAN

İnsanlar yaşadıkları dönemde inşa ettikleri yapılar üzerinden değerlendirilirler. Mimari, tarihsel gelişim içerisinde, kültürün en belirgin yapı taşlarından olmuş ve değişen toplumun ögelerini yansıtmıştır. Mimari yapı, inşa edilen eserler ve yaşam alanları, dönem insanlarının zevkleri, yaşayış biçimleri, estetik anlayışları ve kültürel dokuları bakımından pek çok ipucu verir bizlere. Mekanları şekillendiren insan onunla birlikte kendi doğasını da şekillendirir aslında. Böylece insan ve yapı birbiri ile etkileşerek evrilir. Mimari yapılar doğamızı, düşünce yapımızı değiştirir, hayata karşı duruşumuzda önemli rol oynar.

Modernleşmenin olumsuz bir getirisi de insanların giderek yalnızlaşan hayatlar sürmesidir. Bu yalnızlaşma sürecinin sorumlularından biri de insanların isteyerek veya istemeyerek tercih etmek durumunda kaldıkları sterilize, izole apartman daireleri; yüksek güvenlikli siteler ve şehir yaşantısıdır. Doğal hayattan koparak içine yerleştiğimiz bu yapılarda sıkışmışlık hissi yaşıyoruz. Nefes alacak doğal alanın eksikliği hem bedenimizi hem de ruhumuzu yaralıyor, algımızı kapatıyor; bunlar farklı etkenlerle birleştiğinde bireysel ve toplumsal buhrana sebep olabiliyor. Bu evlerde bulduğumuz fiziksel konfor ruhumuza yetmiyor, psikolojik hastalıklar giderek artıyor; uzmanlar ise doğaya çıkıp yeşili görmeyi, hareket halinde olmayı ve sağlıklı sosyalleşmeyi öneriyor.

Yetişkinlerde giderek stres yaratan bu durum çocuklarda genel olarak “duvara tırmanma” ve “hiperaktivite” olarak tezahür ediyor. Peki bundan bir çıkış yolu yok mu? Daha sağlıklı alanları hayatımıza transfer etme, daha sağlıklı bir mimari ile iç içe olma olanağı nasıl gerçekleşebilir?

Tüketim Kültürü ve Fonksiyonel Yapı Anlayışı

Mimar Beyhan Gültaşlar, günümüzdeki konut sisteminin sağladığı imkanların hayli sınırlı olduğuna, işte bu yüzden evlerde “etkinlik” diye bir şey türediğine dikkat çekiyor. Şehir yaşamında küçülen metrekarelerin hayatlarımızı fonksiyonlarıyla biçimlendirdiğini; örneğin banyo ve tuvaletin minimumda oluştuğunu; hızlı vakit geçirilen, steril, derlenmiş toplanmış, tek bir amaca yönelik konutların ortaya çıktığını; bu yapıların amacının teknolojinin de desteği ile, hayatı hızlı tüketen insana ayak uydurmak olduğunu belirtti: “Tüketim kültürünün en önemli işlevi insanları ihtiyaçları olmayan şeylere sahip olmaları gerekliliğine inandırması ve tüketmek için benliği içten içe kemiren bir döngünün içerisine sokmasıdır. Bunu hafta içi kazanılan paranın hafta sonu alışveriş merkezlerinde tüketilmesi örneğinde inceleyebiliriz.

Yazının devamı; Semerkand Aile Dergisi Eylül 2017 sayısında.